MSN : destek@mytravesti.net

 

Özkök’ün “bölünme” yazısına tepkiler…

Tarih : Temmuz 10, 2010 Yazan : admin  
Kategori : haber

Farklı kesimlerden köşe yazarları, Ertuğrul Özkök’ün “Birlikte yaşamak zorunda mıyız” yazısına ne cevap verdi?

HABERTURK.COM

Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök, 6 Temmuz’da bir yazı yazdı ve tartışma başladı.

Özkök, “Birlikte yaşamak zorunda mıyız” başlıklı yazısına “Bu yazıyı yazıp yazmamakta çok tereddüt ettim. Mayınlı bir araziye girip oramı buramı paramparça etmekten çekindim” diye başlıyor ve şöyle diyordu:

“Türkiye, tarihinde ilk defa Kürt meselesini en çarpıcı ve en gerçekçi biçimde tartışıyor.
Diyorum ki, artık zamanı gelmiştir…
Haydi gelin ağzımızı alıştırmak için hep birlikte soralım:
“Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?”
Eğer bu ortak iradeyi gösterip yaşayabileceksek, tabii ki yaşayalım.
Tabii ki hem Türkler, hem Kürtler için en iyisi budur.
Ama yaşayamayacaksak?
Yaşayamayacaksak, artık adını koyalım.
Bakın Özal 20 yıl önce “Federasyon dahil her şeyi konuşmalıyız” dediğinde yer yerinden oynamıştı.
Şimdi bu soruyu soruyoruz, yer yerinden oynamıyor, yaprak bile kımıldamıyor.
Demek ki, 20 yılda mesafe kat etmişiz.”

“HER ŞEYİ KONUŞALIM”
O gün NTV ekranlarında yayınlanan Basın Odası programında bu konu tartışıldı. Hürriyet yazarı Mehmet Y. Yılmaz, “Eğer çözüm istiyorsak özerklikten federasyona, otonomiden ayrılmaya kadar her şeyi konuşabilmemiz gerekiyor. Yoksa nasıl çözeceğiz? Herkesi öldürerek çözebilir miyiz? Ayrılmayı da tartışmak gerekebilir bence” diye Özkök’e destek verirken yine Hürriyet’ten Nuray Mert “Bunu ilk yazan da bendim aslında. Ayrılmayı, bölünmeyi de tartışabiliriz tabi. Ama bizde kimin ne dediği de belli değil henüz” diye konuştu.

Özkök’ün yazısına tepki gösteren yazarlar ise çoğunluktaydı.

İşte medyada Ertuğrul Özkök’ün “Birlikte yaşamak zorunda mıyız” başlıklı yazısına gösterilen tepkiler.

ÖZKÖK’E KARŞI ÇIKANLAR

FATİH ALTAYLI (Gazete Habertürk)
Bölünme imkân dahilinde değil

Bir süreden beri bazı çevrelerde konuşulan, “Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız kardeşim” cümlesi, birkaç gündür “yazılır” oldu.
En net seslendiren de Ertuğrul Özkök’tü.
Şunu söyleyerek başlamam lazım. Evet bunu dillendirenler var ama bunu söyleyen Türklerin oranı, ayrılıkçı Kürtlerin oranından fazla değil.
Yani anlamlı bir çoğunluğu oluşturmuyorlar.
Fikir mi fikir!
Özkök, yazısının “Beyaz Türk kibri” ile yazıldığını söyleyenlere kızıyor.
Benim çevremde de çok kızan var.
Doğrusunu isterseniz ben, Özkök’ün yazısında öyle bir Beyaz Türk kibri görmedim ama hassasiyet derecesine bağlı olsa gerek.
Tonlamanın, “Ne istiyorsanız verdik. Daha ne kaldı” şeklindeki tezahürüne kızıyorlar.
Ama ben öyle bir tonlama da hissetmiyorum. Dediğim gibi “hassasiyet” farklılığından olabilir.
Ancak şu da bir gerçek ki, PKK’nın teröre başladığı gün talep ettiği ne varsa hemen hepsi gerçekleşti.
Uygulamada sorunlar var mı?
Var ama terör sürdüğü müddetçe bu sorunların tamamının ortadan kalkması daha uzun zaman alacak.
Ayrılık mı?
Bence imkânsız.
Ne Bask modeli uyar Türkiye’ye, ne İrlanda, ne İskoç.
De ki, her iki tarafta azınlıkta olanların istekleri oldu ve Türkiye bölündü.
Nasıl böleceksiniz ki!
Oralarda Basklar Bask’ta yaşıyor, İrlandalılar İrlanda’da, İskoçlar İskoçya’da.
Türkiye’de ne yapacaksınız?
Sayısal olarak en fazla Kürt herhalde İstanbul’dadır, ne diyeceksiniz onlara?
Antalya’dakilere, İzmir’dekilere, Ankara’dakilere.
“Hadi yallah” mı?
Özkök’ün yazısındaki “kibir” de belki buradan, bunu ima eden tavrından kaynaklanıyor. Ben hissedemedim ama hissedenlere de saygım var.
Ben bu işin sarpa sardığını söyleyenlere de katılmıyorum.
Çözüme her zamankinden daha yakınız gibime geliyor.
En zorunu aştık çünkü.

 

MEHMET BARLAS (Sabah – 7 Temmuz)
Anti-liberal demokratlık “Ayrılıkçılık” mı demektir?

Bir ülkenin bütünlüğünü tartışma konusu yapmak, toplumdaki farklılıkların bölünme nedeni olmasını gündeme getirmek, binlerce yıldır ve bugün de birlikte yaşayan insanların birbirlerine “Ben seninle birlikte yaşamak istemiyorum” demesine çanak tutacak ortamı önermek ezber bozmaksa bunu daha önce Abdullah Öcalan da yaptı, Ahmet Kaya’ya bu toprakları yaşanılmaz kılanlar da yaptı.
Sanki Orhan Pamuk’un etnik kökenine mi bakıp onu hedef gösterdi bunlar?
“Derin Devlet”in ve “Cumhuriyet Muhafızları” nın sürekli sahneledikleri toplum mühendisliği projeleri karşısında hep kendi ezberini bulmuşçasına destek vereceksin.
Sonra da “Bu ülkede demokrat olmak bir avuç güya liberalin tekelinde değil” diyerek kendinden menkul demokratlığını “Ayrılıkçılık” biçiminde sunacaksın.
Ertuğrul Özkök’ün salı günkü Hürriyet’te yayınlanan “Birlikte Yaşamak Zorunda mıyız” başlıklı yazısı, aslında bir farklı ezberin bozulması anlamına geliyor.
Hürriyet’i “Devletin Sesi” olarak da gören ve kullanan merkezler kimlerse, tutumlarını açıklamalıdırlar.

Devlet böyle mi düşünüyor?
Gerçekten “Derin Devlet” de böyle mi bakıyor “Kürt Realitesi”ne?
“Dersim”in bu defa da referandum yoluyla yeniden sahnelenmesi mi düşünülmekte?
Bu çağda bölünen devletlerin yaşadıkları serüvenler artık hatırlarda değil mi?
Siyaseten ve insanlık açısından soruna “Birlikte yaşamamızı daha sağlıklı hangi koşullarda sürdürebiliriz” çizgisinde yaklaşmak doğru olan değil midir?
Amerika’nın bile bir siyah deriliyi Başkan seçebildiği bir zaman diliminde Türklerin Kürtlere veya Kürtlerin Türklere “Birlikte yaşamak zorunda mıyız” diye yaklaşmaları mı demokratlıktır ve ezber bozuculuktur?
Demokrasi ve insan hakları konularındaki sorunlarımız sadece Kürtleri mi etkiliyor?
Askeri ve yargısal vesayet benzeri konular gündeme geldiğinde bizim ezber bozucular neden farklı bir ezberi kekelemeye başlamaktalar?
“Profesyonel ordu şart” diye yıllardır konuşulurken ve bu hep ertelenirken susanlar, amatör askerlerin bölücü kurşunlarına ve mayınlarına kurban olmaları yüzünden mi bu tür kabul edilmesi imkânsız bir “Açılım”ı gündeme getirdiler?
Bazen kelimeler gerçekten kifayetsiz kalır.

Yaşar Kemal-Orhan Pamuk
Düşünebiliyor musunuz?
Mesela Orhan Pamuk Yaşar Kemal’e gidecek ve “Ben seninle birlikte yaşamak zorunda mıyım” diye soracak.
Evlilikte, aile ilişkilerinde ezberler bozuldu, demek sıra birlikteliğimize geldi.
Dünkü Zaman’da Bejan Matur’un konuya yaklaşımı, gözden kaçırılmaması gereken noktaları vurguluyordu:
Bir bölümünü aktarayım:
“- Türkiye’de yaşayan herkesin özgür bir irade ile birlikte yaşamaya evet demesi istenen mutlu son. Ama soru, ‘birlikte yaşamak zorunda mıyız?’ gibi okuyucuyu, dinleyiciyi tavır almaya sevk eden bir soru olarak mı sorulmalı? Tartışmanın alt metni önemli. Demokratlık kisvesi altında yürütülen bu şov, deşifre edilmeye muhtaç; ‘Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız’ sorusunu soranların mantık silsilesi yine dehşet verici!

Statükonun sesi mi?
– Aslında burada konuşmamız gereken, Türkiye’nin demokratikleşmesi, merkez-çevre ilişkisinin yeniden tanımlanması, devletin toplumla kurduğu efendi-köle mantığının değişmesini istemeyenlerin başvurdukları kavramlar. 28 Şubat’ta bu, irtica tehlikesiydi. Bu yılın popüler tartışması ‘sivil vesayet’ olarak şekillendi. Kürt sorununda, ölümler ilk sıraya oturunca, tartışma ‘birlikte yaşamak zorunda mıyız’ sorusuna evrildi. Bütün bu tartışmaları başlatan cenah hep aynı. Devlettoplum ilişkisinde statükonun devamını savunanlar.”
Bejan Matur’un aşağıdaki sorusunun cevabı mutlaka verilmelidir:
“- Demokratlık iddiasıyla yapılan bu önermenin altında yatan, gizli ırkçılığı, sorumsuzluğu deşifre etmek bu nedenle önemli… Bir günde mi demokrat olmaya karar verdiler? ‘Medeni ölçüler içinde anlaşamayanlar ayrılabilir’ kanaatine bir günde mi vardılar?”

 

MEHMET BARLAS (Sabah – 10 Temmuz)
“Zırva tevil götürmez ama kafaları karıştırabilir”

Zırva tevil götürmez ama kafaları karıştırabilir…
En özlü sözlerden biri “Zırva tevil götürmez” şeklinde değil midir? Düşünün ki Türkiye’nin merkez medyasının önemli gazetesi Hürriyet’te “Ezber bozuyorum” diyerek “Birlikte yaşamak zorunda mıyız” sorusunu gündeme getireceksiniz.
Sonra “Haydi gelin ağzımızı alıştırmak için hep birlikte soralım” diyecek ve soracaksınız:

“- Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?”
Bu yaklaşımınızı eleştirenlere de kızacak ve şöyle diyeceksiniz:
“- Bana laf yetiştirmeye, yazımın altında abuk sabuk derin ilişkiler aramaya çalışan güya aydınların gözümde zerre kadar önemi yok.”
Gerçekten zırva tevil götürmüyor.
Burada sorun “Ezber bozumu” ile “Ülkenin bütünlüğünün bozumu”nu karıştıranların kimi temsil ettikleri noktasında kilitleniyor.
Devlet ve siyaset olarak “Kürt Realitesi”ni “Bölücü terör”den soyutlamak için her çeşit yolu deneyeceksiniz.
Sonunda “Siyasi temsil” ve “Kültürel kimliğin tanınması”na kadar getirilecek bu arayışlar.
Demokratikleşme çerçevesinde önemli adımlar atılacak.

Irkçı ezber bozumu
Derken bir gün biri çıkacak ve bölücü terörün eylemlerini bu realiteye kaynaklayıp “Sizinle birlikte yaşamaya mecbur muyuz” diye ayrılıkçı bir ortama çanak tutacak.
Üstelik bunu bir ırkçı fraksiyon organında veya ROJ TV’de değil, neticede toplumdaki yerleşik değerlerin temsilcisi olduğu kabul edilmiş bir kitle gazetesinde yapacak.
Eski Yugoslavya’da bunu gündeme getirenler, sonunda ülkeyi nerelere sürüklediler.
Gerçekten zırva tevil götürmez.
Ama zırva “Ezber bozmak” diye sunulduğu zaman, kavram kargaşasına yol açar.
Bunu da “Bu ülkede demokrat olmak bir avuç güya liberalin tekelinde değil” diyerek kendinden menkul demokratlığını “Ayrılıkçılık” biçiminde sunduğun zaman, kavram kargaşası, kafa karışıklığı ile birleşir.

Irkçı demokratlar
Ortaya “Irkçı demokratlar” diye yeni bir siyasal kesim çıkmaz mı?
Söylenmek istenenin ne olduğunu ve bunu okuyanların ne anladıklarını Zaman’daki Mümtaz’er Türköne’nin yorumundan anlamak mümkündür.
Bazı bölümleri aktarayım:
“- Bu sözün ne kadar ırkçı olduğunu, anlamsızlığı ile kanıtlamak mümkün. Irkçılık ele avuca gelen bir mantık içermez; sadece önyargıları, kini-nefreti kusar. ‘Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?’ sorusuna, PKK’lılarla beraber ‘hayır değildir’ cevabını verseniz kaç yazar? Ayrı yaşamak mümkün mü? Ankara’nın batısında yaşayan Kürtleri ne yapacaksınız? Tek tek tespit edip Güneydoğu’ya mı göndereceksiniz? Akıl ve izan içinde bir cevap bulabilir misiniz? Mümkün olmayan bir şey neden önerilir? Irkçı kibri tatmin etmek, başkalarını aşağılamak için değil mi?
– Şayet bir insanın, doğduğu anda annesinden babasından tevarüs ettiği özelliklerden dolayı (buna içine doğduğu kültür çevresi de dahildir) o insan hakkında bir hüküm tesis ediyorsanız, onu hak kaybına uğratıyorsanız, aşağı bir yere yerleştiriyorsanız bunun adı ırkçılıktır. ‘Senin etnik kökenin, benim seninle yaşamamı mümkün kılmıyor’ demek firesiz, kılçıksız bir ırkçı saçmalıktır. Bunu söyleyen de ırkçıdır.”

 

RASİM OZAN KÜTAHYALI (Taraf)
Türk bölücübaşı Ertuğrul Özkök

Bundan üç yıl önce Ruşen Çakır beni başında olduğu SORAR adlı kurumun “off the record” toplantısına çağırmıştı, o toplantıda Kürt meselesi konuşuluyordu. Kadro çok kallavi bir kadroydu. O zaman için bir tek ismi cismi bilinmeyen adam bendim orada. O toplantıda “Çok yakında Türkler Türkiye’nin bölünmesini isteyecek, İzmir merkezli bir Türk ayrılıkçı hareketinin çıkacağını düşünüyorum çok yakında” demiştim. Bunun üzerine kimi katılımcılar da bana tepki göstermişti, kimileri de destekledi ve bir tartışma çıkmıştı… Sonrasında bizim gazetede de bu kanaatimi birkaç defa yazdım… Bunun devamında meczup bir general bu Türkçü ayrılıkçı ruh halini ifade eden kimi şeyler geveleyince bu “Türk bölücülüğü” meselesini bir daha gündeme getirmiştim…

Laik, kentli, eğitimli orta ve üst-orta sınıf Türklerin çoğunluğu belli süredir “Niye birlikte yaşayalım ki? Kürtler bize yük oluyor, ne halleri varsa görsünler” ruh haline sahip. Bu durum özel sohbetlerde dillendiriliyordu fakat “siyaseten doğru” olmak adına bu hissiyat kamusal alanda ifade edilmiyordu… Fakat artık bu sınır da aşıldı, bu tarz Türklerin medyadaki en iyi temsilcisi Ertuğrul Özkök de bu ruh halini ifade eden yazıları kaleme almaya başladı. Tabii Özkök malum meczup general gibi bodoslama bir adam olmadığı için bu ruh halini ince ince ifade ediyor. Sözde kendi hüküm cümlesi vermiyor ama sorular soruyor…

Özkök zaten böyle bir adamdır, Dostoyevski ve Camus romanlarından çıkmış karakterlerin çakması gibidir… Bazen domuzuna kasıtlı olarak suç işler, sonra gider o işlediği suçun pişmanlığı üzerinden ayrı bir entelektüel rant devşirir. Bir anda işlediği cinayet sebebiyle ruhsal ıstıraplar yaşayan karakter olur, sonra yeniden göstere göstere bir daha o suçu işler. Sonra geri adım atar, yine varoluşçu bir tip olur, bazen bir suç nasıl işlenir tüm detaylarıyla anlatır, tarif eder ama sonra “Bu suç asla işlenmemeli, ben buna karşıyım, ama suçluyu da anlamak lazım” der… Sık sık “itiraflar”ını ifşa eder, her haltı yapar eder sonra günah çıkartır, daha doğrusu “Yaptığı kimi şeylerden ötürü acı çeken Hıristiyan mümin” moduna girer, sonra yeniden klasik operasyonel mesaisine döner. Kendi gibi “itirafçı”lar yaratmakta da çok mahirdir Özkök, Türk medyasının en başarılı proje adamı olan Ahmet’i bizzat yaratmıştır, transforme etmiştir… Kısacası çok “tuhaf” adamdır bu Ertuğrul Özkök… Ama Özkök’ün “tuhaf”lığı yaratılmış bir tuhaflıktır…

İşte bu “tuhaf” adam Türk bölücülüğünün yeni trendsetter ismi olma yönünde önemli bir adım attı. Ama tabii yine “Asla böyle bir şey düşünmüyor. Birlikte yaşamamız gerektiğini düşünüyor” Özkök… Sadece masumca soruyor: “Kürtlere daha fazla ne vereceğiz?”… Şarkılarını söyleyebiliyorlar, kendi anadillerinde konuşabiliyorlar, hapishanelerde anneleriyle Türkçe konuşmak zorunda da değiller artık. Biz Türkler bütün bunları “bahşettik” Kürtlere, pazarcılar hep Kürt, kapıcılar hep Kürt… Hangi Türk, kapıcısına Kürt olduğu için kötü davranmış, değil mi ama? Ama Kürtler daha fazlasını isteyecekse bilelim, ona göre davranalım… İzmirli hemşehrilerimin çoğunun hissettiği duygulara tercüman oluyor Özkök sadece. Ah bu masum adam Özkök’ü art niyetli biri gibi gösterenler yok mu!! Ah o Ahmet Kekeçler, Fehmi Korular, Salih Tunalar yok mu!! Takmışlar adama… Oysa o sadece bir matbaacının oğlu olan mütevazı bir ezberbozan… Babasının mesleği, büyüdüğü ortamlar sürekli değişiyor ama olsun, her zaman klasik Dostoyevski romanlarının çakma karakteri olmak kesmez Ertuğrul’u, arada Beckett&Kafka çakması bir tip de olabilmeli. Özgeçmişi, aile kökenleri, geçmiş inançları sürekli değişmeli… Okurlar “Yahu bu adam neydi, nereden gelmişti, baba mesleği neydi?” diyebilmeli, kafalar karışmalı…

Türklerin “Kafamızı kızdırmayın bölünmek isteriz ha!” ruhunun yeni lideri bölücübaşı Özkök bir ara gerçekten “Ergenekon sanığı” olmaktan korkmuştu… Ne zaman konuşsak lafı bizim gazetede çıkan MİT şemasına getiriyordu. O şema saçmasapan bir şeydi. Hüseyin Gülerce ve Ertuğrul Özkök birlikte “ETÖ üyesi” olarak gözüküyordu. Ben de bunu yazdım ve Özkök’ün bu belgeye dayanarak “ETÖ üyesi” olarak gösterilemeyeceğini belirttim. Fakat bu bir MİT raporuydu. MİT bunu Başbakanlığa iletmişti, ciddiye alınması gerektiği belirtiliyordu. Sonra da bu şema Ergenekon soruşturması dava dosyası içine girmişti. Taraf da bunu haber yaptı, üstelik Özkök’ün ismini de vermedi. MİT’in Başbakanlığa ilettiği, üzerine düşünülmesi gerekir dediği böyle bir şema dünyanın her yerinde büyük haberdir…

Türk bölücübaşı Özkök’ü başka bir yazıda tahlil etmeye devam edeceğim…

 

BEJAN MATUR (Zaman)
Kürtlerle yaşamak zorunda mıyız?

İfrat ile tefrit arasında gidip geliyoruz. Birlikte yaşarken baskı yöntemleri dışında bir yol bilmeyenler, iş zora girince ayrılmayı tartışmaya başladılar. Rejimin kalesi olan gazeteden ‘Türkiye Türklerindir’ gazetesine, son günlerin konusu, Kürtlerle birlikte yaşamanın tartışılması, ‘birlikte yaşamak zorunda mıyız?’ sorusunun sorulması.
Elbette değilsiniz! İnsanın herhangi bir şeyi zorla yapması savunulamaz… Bütün bu yaşananlar Cumhuriyet’in zor politikalarının eseri olduğuna göre, zor her alanda terk edilmeli.
Türkiye’de yaşayan herkesin özgür bir irade ile birlikte yaşamaya evet demesi istenen mutlu son. Ama soru, ‘birlikte yaşamak zorunda mıyız?’ gibi okuyucuyu, dinleyiciyi tavır almaya sevk eden bir soru olarak mı sorulmalı? Tartışmanın alt metni önemli. Demokratlık kisvesi altında yürütülen bu şov, deşifre edilmeye muhtaç; ‘Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız’ sorusunu soranların mantık silsilesi yine dehşet verici!
Aslında burada konuşmamız gereken, Türkiye’nin demokratikleşmesi, merkez-çevre ilişkisinin yeniden tanımlanması, devletin toplumla kurduğu efendi-köle mantığının değişmesini istemeyenlerin başvurdukları kavramlar. 28 Şubat’ta bu, irtica tehlikesiydi. Bu yılın popüler tartışması ‘sivil vesayet’ olarak şekillendi. Kürt sorununda, ölümler ilk sıraya oturunca, tartışma ‘birlikte yaşamak zorunda mıyız’ sorusuna evrildi. Bütün bu tartışmaları başlatan cenah hep aynı. Devlet-toplum ilişkisinde statükonun devamını savunanlar.
Demokratlık iddiasıyla yapılan bu önermenin altında yatan, gizli ırkçılığı, sorumsuzluğu deşifre etmek bu nedenle önemli.
‘Kürtlerle ayrılığı yazmadan çok düşünen, çok zorlanarak yazanlara’ keşfettiği bu gerçeği yazdıran nedir acaba? Yaşanan kayıplar ve toplumun huzursuzluğu mu? Kayıplar daha önce de vardı. Üstelik sayı 50 bin! Ve geçmişin kayıpları bugünkünden az değil.
Bu, ‘ayrılma’ aydınlanmasını yaşatan ne ola?
Bir günde mi demokrat olmaya karar verdiler? ‘Medeni ölçüler içinde anlaşamayanlar ayrılabilir’ kanaatine bir günde mi vardılar?
Sözlerinin gerisindeki kibri, sevgisizliği fark edilmez sanıyorlar belki de!
Hatta aşağılama, küçümsemeyi…
Son demokrasi performanslarını ‘bu köylülükle, gerilikle yaşamaya değmez’ duygusu ne kadar belirliyor acaba?
Emin olun, aynı argüman, aynı timsah gözyaşları diğer tarafta da var. Kayıpları siyasetlerinin devamına vesile kılanların, toplumun genelinin ne düşündüğü umurunda değil.
İstatistiklere tapan bu efendilerin, ‘Kürtlerin ne kadarı ayrılığı savunuyor’ hakkında bir fikirleri de yok üstelik.
Dünyadaki başarılı entegrasyon örnekleri arasında sayılan Kürt/Türk entegrasyonu hakkında, bırakın vicdan sahibi entelektüel tavrı, bir sosyolog olarak bile sorumlu davranmıyorlar.
‘Kadın alıp verme’ tartışmasının, ahlaki ölçüleri aşan içeriği de gösterdi ki, birlikte yaşamak konusunda herkes en zahmetsiz olana sığınıyor. Kimi evliliğe, kimi ayrılmaya…
Barışı kurmak zahmetlidir. Bildiğiniz bütün değerler, şiddetin taarruzu altında yok olmuşsa, yeni bir konuşma başlatmak, büyük samimiyet gerektirir; Her şeyden önce, timsah gözyaşlarını terk edip, gerçek acıyı yüreğinizde duymalısınız. Çünkü ancak acının dağladığı yüreklerden, tevekkül doğar. Barış o tevekkülden zuhur eder.
O tevekkül sayesinde, bize öğretilen kardeşliğin, bir yok sayma olduğunu fark ederiz.
Farklı olan, farklılığını yaşamak isteyen birinin, farklılığını baş tacı edinirsek ancak barışı üretebileceğimizi bize o acı söyler. Farklılıklarımızı pamuklar içinde sarılıp sarmalarsak, birlikte yaşamaya devam edebileceğimizi…
Özgürlük dediğiniz, sorumluluğun bahçesinde yeşerir. Sorumlu hissetmediğin, geleceğini dert etmediğin birini, zorlandığın ilk virajda sırtından atmak demokratlıkla bağdaşmaz.
Ayrılık tartışmasını bari samimi yürütebilseler! Bu kadar sahtelikle yaşamayı nasıl becerebildikleri de başka bir soru!

 

SALİH TUNA (Yeni Şafak)
Ertuğrul beyciğim `Birlikte yaşamak zorundamıyız` demiş…

Kürtlerden ayrılsak mı yoksa imha etsek mi?
Son günlerde Robert Bresson`un “L`Argent” filmi sıklıkla düşüyor aklıma. Gazetelerin üçüncü sayfalarını “süsleyen” bir cinayet haberine göz gezdirdiğimde…
Ertuğrul Beyciğim “Birlikte yaşamak zorunda mıyız” dediğinde…
M. Yakup Yılmaz`ın “ablacığımı” bile güldüren o acayip “kıyasına” muttali olduğumda…
Nevzat Çiçek kardeşimin “27 Mayıs`ın Öteki Yüzü / Sivas Kampı” kitabını okuduğumda…
Halbuki söz konusu filmin hiçbiriyle alakası yok.
Film “sahte para” yüzünden hayatı kayan bir gencin(Yvon) sıra dışı öyküsünü anlatır.
İsterseniz birazcık daha anlatayım:
Bir esnaf, müşterilerinin kendisine “okuttuğu” sahte paraları “okutmaya” karar verir.
Kendi halinde bir servis şoförü olan Yvon çıkar karşısına.
Esnaftan aldığı paraların sahte olduğunu bir lokantada hesap öderken öğrenen Yvon şekvacı olur.
Ne ki, esnafın çırağı “sahte şahitlik” yapınca, “sahte para” yüzünden gerçek bir hapis yatar.
Neticede yuvası yıkılır; hayatı kayar!
Öyle ki, hapishaneden çıktığında (cinayet işleyecek kıvamda) toplum düşmanı haline gelir.
Mahvına sebep üç kuruşluk “sahte paradan” başka bir şey değildir.
Nevzat`ın “Sivas Kampı” adlı çalışması da, 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası, “İsyana hazırlanıyorsunuz…” şeklindeki “sahte ithamla” Kürt eşraftan 485 kişinin toplama kampı mesabesinde Sivas`ta gözaltına alınmasını anlatır.
Kimileri Kürt olduğunu bu kampta öğrenir.
Sadece Kürt olduklarını değil tabii. Türkiye Cumhuriyeti`nin “sahte vatandaşları” olduklarını da!
Sivas Kampı`na Cindoruk “PKK`nın kaynağı!..” der; Celal Bayar “Siyasal Kürtçülüğün merkezi!”
Gerçekten de, Sivas Kampı`na değin (49`lar hariç) Dersim`den beri “bölgede” asayiş berkemaldir.
PKK`nın sosyolojik tabanını ister Diyarbakır Cezaevi`nden başlatın, ister “Sivas Kampı”ndan sonuç değişmez.
Türklerle Kürtler arasına “sahte para” sokulmuştur bir kere.
Aslında işin temeli “sahte para” mesabesindeki ulus devlettir: İki halkı bir arada ilanihaye tutması mümkün olamayacak kadar sahte!
Yok sayma, inkar etme, asimile etme bunun doğal sonucudur.
Yıllar yılı “Türkiye Türklerindir” mottosunun gölgesinde ense yaptıktan sonra “ayrılmayı” gündeme getirmek de “sahte para” gibidir aslında.
Kenan Evren meftunu bu “dere kenarı bilgesi”, daha dün denecek kadar kısa süre önce bomba yüklü uçak olup Kandil`i, Erbil`i yerle bir etmekten söz etmiyor muydu?
“Dere kenarı bilgesi”nin Kürtlerle ayrılmayı tartışmaya açması da toplumu, milleti çürüten, dahası suça teşvik eden “sahte para” mesabesinde değil midir?
Her şeyleri sahtedir bunların.
Sivas Kampı tutsakları hakkında, “Bunlar her zaman elimize geçmez, kurşuna dizip yok edelim; zabıtları da farklı düzenleriz…” diyen zihniyetle…
Cemal Gürsel`in hazırlattığı rapor neticesinde, “Kürtler ayaklanabilirler, ibreti alem olsun diye beş bin veya iki bin beş yüz kişiyi toplayıp imha edelim” düşüncesini dillendiren “Vur kurtul”cularla…
“Dere kenarı bilgesi” gibi “Ver kurtul”cular arasında sonuç itibariyle fark yoktur.
Bakmayın siz onların düşman gibi göründüklerine, düşmanlıkları bile “sahte para” hükmündedir!

MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE (Zaman)
Kürtleri “paketlemek” mümkün mü?

Soruyu “Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?” şeklinde mide bulandırıcı bir kibirle sorduğunuz zaman kastettiğiniz şey belli. Fransız Devrimi öncesinde sabahtan akşama kadar gevezelik yapan işsiz güçsüz soyluların aklına gelen parlak fikirler gibi. “Hayatımızda olmasalar her şey ne kadar güzel olurdu” tarzında bir hayıflanma. Ama tepeden tırnağa ırkçı, aşağılayıcı ve sonradan görme aristokrat özentilerine özgü.

“Birlikte yaşamak zorunda mıyız?” diye sorarken, sokakta gezen ve sabaha kadar havlayan sokak köpeklerinden bahsetmiyor. Hangi etnik kökenden gelirse gelsin, iç içe yaşayan bir toplumu ayrıştırıyor. Kastedilen ise düpedüz bir “azıtma”, yani sahipsiz hayvanlara özgü bir uzaklaştırma planı. “Bizden uzak olsunlar, bizi rahatsız etmesinler de ne halleri varsa görsünler.” lafı kimler için söylenirse aynen öyle.

“Ver kurtul”un temcit pilavı bu. Ruşen Çakır haklı: “Vur kurtul”cular hiç olmazsa terörle sınırlı bir çözüm öneriyorlar. “Ver kurtulcular” daha ırkçı, daha önyargılı ve nefret dolu bir yerde duruyor. Sadece etnik kökenine bağlı olarak bir toplumu yargılıyor, mahkûm ediyor ve bulunduğunuz çemberin dışına atıyorsunuz.

Bu sözün ne kadar ırkçı olduğunu, anlamsızlığı ile kanıtlamak mümkün. Irkçılık ele avuca gelen bir mantık içermez; sadece önyargıları, kini-nefreti kusar. “Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?” sorusuna, PKK’lılarla beraber “hayır değildir” cevabını verseniz kaç yazar? Ayrı yaşamak mümkün mü? Ankara’nın batısında yaşayan Kürtleri ne yapacaksınız? Tek tek tespit edip Güneydoğu’ya mı göndereceksiniz? Akıl ve izan içinde bir cevap bulabilir misiniz? Mümkün olmayan bir şey neden önerilir? Irkçı kibri tatmin etmek, başkalarını aşağılamak için değil mi?

Aynı mantıkla başka sorular da sorabilirler: “Laiklerle mürteciler birlikte yaşamak zorunda mı?”. “Onlara bir din devleti kurup versek, biz de laik laik yaşasak olmaz mı?” Bu mantığın duracağı yer yok. “Zengin semtlerinde, aşağı sınıftan gelenlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız?” “Benden farklı düşünen veya hayat biçimi benimseyenlerle birlikte yaşamak zorunda mıyım?” Bu son soru ile “Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?” sorusu arasında mahiyet itibarıyla ne fark var? Sonuncusunda sadece ırkçılığın buram buram yükselen rezil kokusu burnunuzun direğini sızlatmıyor mu?

Şayet bir insanın, doğduğu anda annesinden babasından tevarüs ettiği özelliklerden dolayı (buna içine doğduğu kültür çevresi de dahildir) o insan hakkında bir hüküm tesis ediyorsanız, onu hak kaybına uğratıyorsanız, aşağı bir yere yerleştiriyorsanız bunun adı ırkçılıktır. “Senin etnik kökenin, benim seninle yaşamamı mümkün kılmıyor” demek firesiz, kılçıksız bir ırkçı saçmalıktır. Bunu söyleyen de ırkçıdır.

Bu yüzden Bejan Matur’un yaptığı gibi, bu soruya “elbette mecbur değilsiniz” cevabını vermek ve “alt metinleri okumak” yerine doğrudan başka bir soru ile karşılık vermek lâzım: “Bu soruyu kim soruyor?” Türklerle Kürtlerin birlikte yaşamak zorunda olup olmadığını kim soruyor? Tırnak içinde vurgulayarak soralım: “Türkler mi?”, yoksa “Kürtler mi?” Bu soruyu soran bir “Türk” mü? Yoksa “Kürt” mü? Sen kimsin kardeşim? Yanlış anlaşılmamak için daha açık soralım: “Türklüğü sen mi temsil ediyorsun?”

Meselenin özü “Kürt devleti” paranoyasına dayanıyor. “Kürt devleti” ise Türk’üyle-Kürt’üyle bu milletin sırtından sopayı eksik etmemek için uydurulmuş bir safsatadan ibaret. Böyle bir ihtimal bir hayal veya kâbus olabilecek kadar bile ciddi değil. Çünkü Kürt devleti, öncelikle Kürtler için bir felâket.

Nasıl bir felaket olduğunu göstermek için bir Kürt’e soralım: “Kürtlerle Yezidiler ve Zerdüştîler birlikte yaşamak zorunda mıdır?” diye soran ve her sözünde Kürt devleti adına kerametler aranan bir gazetecinin, yüksek perdeden ırkçı aforizmalar yumurtladığı bir ülkede yaşamak ister misiniz? Öyleyse bırakın bu zülme birlikte tahammül edelim.

 

ÖZKÖK’E DESTEK VERENLER

SERDAR AKİNAN (Akşam)
Yol ayrımı

PKK’nın yayın organı Fırat Haber Ajansı’nda dün yayınlanan bir analizde önümüzdeki sürece dair son derece açık bir fotoğraf tarif ediliyordu:
‘Bu çatışmalar devam ederse sivil halk çok ama çok büyük zararlar görecek. Son 30 yıllık süreçteki on binlerce kayıp daha da artabilir. Tartışmalarda sorunu sadece askeri-asayiş-’terör’ meselesi olarak ele almak ve hükümet ağzı ile yorumlamak bu süreci daha fazla çıkmaza sürüklüyor. Çünkü bu savaşın bilançosu sadece yaşamını yitiren asker ve gerilla sayısı ile değil; giderek artan sivil kayıplardan da oluşacak? İnsanların ölümü artarken, sosyal ve kültürel alanda büyük bir yarılma meydana gelecek. Ekonomik çöküntü ve zarar tanzim edilemez bir hal alacak. Devlet ve askeri kurumlarda JİTEM ve SUSURLUK skandallarını aşacak bir çürüme, Ergenekon isimlendirmelerinde de önü alınamaz bir artış olacak. Siyaset Türkiye’de işlemez hale gelecek. Kürtler kendi geleceklerini kendileri belirleyecek. ‘
Açıkçası ve maalesef ben de önümüzdeki ayların tam da yukarıda tarifi yapıldığı şekilde gelişmelere gebe olabileceği endişesindeyim.
Bahçeşehir Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Cengiz Aktar, Fransız Liberation gazetesine bir mülakat vermiş. Cengiz Aktar’ın yukarıdaki sürecin finaline dair bir öngörüde bulunuyor:
‘Korkarım ki bu çatışmayı çözmek için Türkiye’nin kendisinin uluslararası bir arabuluculuğa ihtiyacı olacak.’
Cumhuriyet’ten Orhan Bursalı’nın ‘Türk tarafının elinde tek koz var: Kürtlerin çoğunun ayrılmayı isteyip istemediği. Çünkü doğal veya anormal, tüm ayrılıkların, herkese bir faturası olacaktır. Bu nedenle, bu kozun güçlendirilmesi gerekir.’ tespitinden yola çıkan Ertuğrul Özkök dün köşesinden bir kesimin artık usul usul söylediğini yüksek sesle dillendirdi:
‘Birlikte yaşamak zorunda mıyız?’
Gerçekten şu soruyu soralım…
‘Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?’
Yukarıda çok farklı kesimlerin gidişata dair açık ve net tespitleri var…
Ne AKP’nin artık tescil olan beceriksizliğiyle, ne muhalefetin vizyonsuz basiretsizliğiyle ne de on binlerce insanımızın canına mal olan askeri ‘çözümlerle’ bir yere varılamayacağı ortada…
Yığınlar ise kendi kaderlerini yönetecek enstrümanları siyaset aygıtının yapısından ötürü ‘devrettiğinden’ görünen o ki Türkiye kanlı bir yol ayrımına gidiyor.

 

Bodrum cayır cayır yanıyor

Tarih : Temmuz 10, 2010 Yazan : admin  
Kategori : haber

Muğla’nın Bodrum ilçesinde orman yangını çıktı.

Alınan bilgiye göre, Bodrum’un Yalıçiftlik ile Mumcular beldeleri arasındaki ormanlık alanda, henüz belirlenemeyen nedenle orman yangını başladı.

 Video için tıklayınız…

Muğla Orman Bölge Müdürü İbrahim Aydın, AA muhabirine, Yalıçiftlik ile Mumcular beldeleri arasındaki ormanlık alanda çıkan yangına havadan ve karadan yoğun bir şekilde müdahale ettiklerini hatırlatarak, ”Yangına Denizli, Muğla ve Aydın’dan gelen 2 uçak, 6 yangın söndürme helikopteri ve çok sayıda arazöz ile orman işçisiyle hızlı bir şekilde müdahale edildi. Bu hızlı ve yoğun müdahale sayesinde yangın kontrol altına alındı. Bölgede ekiplerimiz soğutma çalışmasına başladı” dedi.

Aydın, soğutma çalışmalarının tamamlanmasının ardından yangında ne kadarlık bir alanın zarar gördüğünün tespit edileceğini de bildirdi.

Bu arada yangına müdahale amacıyla Muğla ve çevre illerden yangın bölgesine gelen takviye ekiplerinde bölgeden ayrılmaya başladığı gözlendi.

AA

Bakırcı için karar haftaya

Tarih : Temmuz 10, 2010 Yazan : admin  
Kategori : haber

Rize Belediye Başkanı’na ihraç talebine ilişkin karar önümüzdeki hafta belli olacak

AK Parti Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Tanrıverdi, Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı’nın durumu ile ilgili, ”Zannediyorum önümüzdeki salı yada çarşamba günü yapılacak MYK toplantısında biz sunumumuzu yapacağız. Kurulun kararını alacağız. Bu karar çerçevesinde artık konu sonuçlanmış olacak” dedi.

Bazı sözleri basına yansıyan Rize Belediye Başkanı Bakırcı’nın durumu ile ilgili AK Parti Genel Merkezi’nde toplantı yapıldı.

Toplantının ardından, parti genel merkezinden ayrılışı sırasında basın mensuplarının sorularını yanıtlayan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Tanrıverdi, bir basın mensubunun, ”Halil Bakırcı ile ilgili bugün bir karar bekleniyordu. Sonuç ne olacak?” sorusu üzerine, Bakırcı’ya ilişkin olarak Yerel Yönetimler Başkanlığının incelemelerini ve araştırmalarını sürdürdüğünü söyledi.

Bu çerçevede bugün Rize Belediye Başkanı Bakırcı, Rize İl Başkanı Hasan Karal, iki milletvekili ve 16 Belediye Meclis üyesinin Ankara’ya davet edildiğini ve kendileriyle tek tek görüşme yapıldığını belirten Tanrıverdi, sorunun çözümü noktasında her birinin görüşünü aldıklarını kaydetti.

Tanrıverdi, ”Tabii ki Sayın Belediye Başkanına ilişkin Yerel Yönetimler Başkanlığı olarak inceleme ve araştırma yapıyoruz. İnceleme ve araştırmalarımızı tamamladığımızda MKYK’ya ya da MYK’ya sunumumuzu yapacağız. MKYK veya MYK tüzüğümüz gereği karar verecektir. Zannediyorum önümüzdeki salı yada çarşamba günü yapılacak MYK toplantısında biz sunumumuzu yapacağız. Kurulun kararını alacağız. Bu karar çerçevesinde artık konu sonuçlanmış olacak” diye konuştu.

-”BİZ BU OLAYLARA KESİNLİKLE DUYGUSAL YAKLAŞMAYIZ”-
”Sizin sunumunuz ne yönde olacak? İhracı yönünde bir beklenti içine girelim mi?” sorusunu ise Tanrıverdi, şöyle yanıtladı:

”Doğrusu bildiğiniz gibi, olayın cereyan ettiği andan bu yana, incelemelerimizi sürdürüyoruz. Biliyorsunuz Rize’ye de iki arkadaşımızı görevlendirdik. Onlar yerinde de inceleme yaptılar. Bu çerçevede raporlar henüz bölük pürçük. Bugün de şu saate kadar devam etti. Yarın bir çalışma yaparak raporları bütünleştirmeye ve arkadaşlarımızla da bir sonuca ulaşmaya, daha doğrusu karar belirtmeye çalışacağız. Yarın, yetmezse pazartesi günü MYK’ya sunacağımız raporu ortaya çıkarırız.”

Tanrıverdi, ”Sizin kişisel olarak görüşünüz nedir?” sorusu üzerine, ”Burada kişisel görüşler önemli değil. Partinin görüşü önemli. Dolayısıyla biz bu olaylara karşı kesinlikle duygusal yaklaşmayız. Partimize zarar veren bir nokta tespit edilmişse elbette bu noktada partimiz yetkili kurulları ortaya bir karar çıkaracaktır” dedi.

Olayda partiye zarar verecek bir tespit bulunup bulunmadığı yönündeki soruya karşılık da Tanrıverdi, ”İşte raporları bütünleştirdiğimiz zaman ne olup olmadığını göreceğiz. Siz de göreceksiniz” diye konuştu.

AA

“Ananızı da alın sandığa gidin!”

Tarih : Temmuz 10, 2010 Yazan : admin  
Kategori : haber

Kılıçdaroğlu, “Referandum, bizim ilk sınavımız” dedi…

Hakan FİRİK / AYVALIK (AHT)

Balıkesir ve ilçelerini ziyaret eden Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, hükümeti eleştiri yağmuruna tuttu. Türkiye’nin ikinci kurtuluş savaşını sandıkta vereceğini belirten Kılıçdaroğlu, “Bu düzen ‘Recep Düzeni’dir. Bu düzeni yıkacağız. Sandıkta halktan yana bir düzen kuracağız. Çünkü onlar halktan yana değil. Onlar sadaka devletinden yana. Biz sosyal devleti kuracağız. Bu coğrafyada bir çocuk, yatağa aç girmeyecek” dedi.

“SİLKELE KEMAL!..!”
Geceyi İzmir’in Dikili ilçesinde geçiren Kılıçdaroğlu, sabah saatlerinde Balıkesir’in Altınova ilçesine geldi. Altınova Belediyesini ziyaret eden Kemal Kılıçdaroğlu, belediyenin ikinci katından halka hitap etti. Vatandaşların elinde tuttuğu ve üzerinde ”Silkele Kemal silkele” yazan pankarta atıfta bulunan Kılıçdaroğlu, ”Ankara’da bunların gövdesini silkeliyoruz, Ankara dışındaysa dallarını silkeliyoruz” diye konuştu. Toplumun her kesimi için demokrasi ve özgürlük istediklerini vurgulayan Kılıçdaroğlu, ”Onlar, Anayasa değişikliği ile bizim haklarımızı, özgürlüklerimizi elimizden almak istiyorlar. Onun için referandumda ‘hayır’ diyeceğiz. Bunlar yargıya da el attılar. Nereye kaçarlarsa kaçsınlar hesap soracağız” şeklinde konuştu.

“SOSYAL DEVLETİ KURACAĞIZ”
Daha önce bir kez Altınova’ya geldiğini belirten Kılıçdaroğlu, bunun ikinci olduğunu, üçüncü sefer ilçeye başbakan olarak gelmek istediğini söyledi. Daha sonra Ayvalık’a bağlı Küçükköy beldesine geçen Kılıçdaroğlu, burada belediye tarafından yaptırılan kapalı semt pazarının açılışına da katıldı. Parti otobüsünün üzerinden açılışa katılan kalabalığa seslenen Kılıçdaroğlu, ”Başbakan Kemal” şeklinde atılan sloganlara karşılık olarak, ”Başbakanlık için yetki sizde” dedi. Türkiye’yi karanlığa gömenlerden sandıkta hesap soracaklarını dile getiren Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu: ”Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşını meydanlarda verdik. İkinci Ulusal Kurtuluş Savaşını sandıklarda vereceğiz. Bunlar ‘işsizlik’ dediler, halkı işsizliğe mahkum ettiler. ‘Yoksulluk’ dediler, halkı yoksulluğa mahkum ettiler. Bu toplumda düzenden kim memnun? İşçi mi, köylü mü, sanayici mi, memur mu? Bu düzenden sadece halkı soyanlar memnun. Bu düzen ‘Recep Düzeni’dir. Bu düzeni yıkacağız. Sandıkta halktan yana bir düzen kuracağız. Çünkü onlar halktan yana değil. Onlar sadaka devletinden yana. Biz sosyal devleti kuracağız. Bu coğrafyada bir çocuk, yatağa aç girmeyecek.”

İZDİHAM YAŞANDI
Kılıçdaroğlu, iktidar olmaları halinde ”tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyenlerden” hesap soracaklarını söyleyerek, ”Bunlar, yaptıkları yolsuzlukların hesabını vermemek için kendilerine uygun bir yargı düzeni kurmak istiyorlar. Bu düzene izin vermeyeceğiz” dedi. Kılıçdaroğlu, konuşmasının ardından kurdeleyi keserek semt pazarının açılışını gerçekleştirdi. Açılış sırasında zaman zaman kalabalık nedeniyle izdiham yaşandı.

GÖRÜŞME TARİHİNİ MYK BELİRLEYECEK
Kılıçdaroğlu, gazetecilerin Başbakan Erdoğan’ın gönderdiği mektuba ilişkin sorusu üzerine, bu görüşmeye katılacağını söyledi. Kılıçdaroğlu, görüşme saati ve gününün 12 Temmuz Pazartesi günü gerçekleştirilecek Merkez Yürütme Kurulu toplantısında belirleneceğini bildirdi.

“REFERANDUM İLK SINAVIMIZ”
Ayvalık’ta Cumhuriyet Meydanı’nda da halka hitap eden Kılıçdaroğlu, halkın iktidarını kurmaya geldiklerini söyledi. Ayvalık’tan referandumda ”hayır” oyu çıkacağına inandığını dile getiren Kılıçdaroğlu, ”Ayvalık ile bütün Türkiye gurur duyacak. 12 Eylül’de sandık geliyor, bu bizim ilk sınavımız. Temiz siyaseti isteyenler, 12 Eylül’de ‘hayır’ oyu kullanacaktır” diye konuştu. Anayasa değişiklik paketinin köylüye, işçiye, emekliye bir şey vermediği görüşünü savunan Kılıçdaroğlu, şunları söyledi: ”İşçisi, köylüsü, alın terini ezen bu anayasa paketine ‘hayır’ diyeceğiz. Recep Bey’in çiftçilerle de arası iyi değil. Çiftçilere ‘ananı da al, git’ diyordu. İlk kez bir referandum için sandığa gideceğiz. Şimdi size sesleniyorum; ananızı, kardeşinizi, akrabalarınızı herkesi alın, bu sandığa gidin ve AKP’yi sandığa gömün. Bunlar yargılandıkları zaman kendilerini beraat ettirecek hakimleri şimdiden atamak istiyorlar. Onun için referandumda ‘hayır’ diyeceğiz. YÖK’ün olmadığı, dokunulmazlıkların kaldırıldığı bir anayasa istiyoruz. Hepimize, her yurtsevere düşen görev var. Alın terini korumak, yolsuzluklardan hesap sormak için hep beraber mücadele edeceğiz. Dertleri, yoksulluğu bitirmek, çağdaş, huzurlu bir toplum kurmak bizim elimizde. Biz halkın desteğiyle terörü de bitireceğiz. Daha çağdaş, daha özgürlükçü, halktan yana bir anayasayı sadece halkın iktidarı yapar.”

”UZAKTAN KUMANDA EDİLEN İKTİDAR OLMAYACAĞIZ”-
Kemal Kılıçdaroğlu, meydanlarda kadınları ve gençleri daha fazla gördüğünü, bunun da kendisini umutlandırdığını ifade ederek, ”Gençler ve kadınlarımızın meydanlardaki sayısı arttıkça geleceğimiz daha aydınlık olacaktır” dedi. Her zaman halkın çıkarları için çalışacaklarını dile getiren Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti: ”Hiçbir zaman uzaktan kumanda edilen bir iktidar olmayacağız. Bizim en büyük güvencemiz halktır. Halkımız sandığa sahip çıkmalı. Sandıkta bir halk devrimini hep beraber gerçekleştireceğiz. Yakında Recep Bey de yollara düşecek, ‘anayasa değişikliğine (hayır) deyin’ diyecek. Allah aşkına bu hükümet, çiftçiye, işçiye, memura ne verdi? Hangi yüzle oy isteyecek. İnsan biraz sıkılır. Demokrasi, hak ve özgürlükler için hep beraber referandumda ‘hayır’ oyu kullanacağız. İlk sınavımızda buna var mısınız? Önce bunların ezberini bozacağız. Sonra da bunların yaptığı düzeni yıkacağız.”

Kılıçdaroğlu, Gömeç ilçesinde de parti otobüsünün üzerinden vatandaşlara seslenerek, halkın iktidarını kurmak için vatandaşlardan destek istedi. Kılıçdaroğlu, Gömeç ilçesine bağlı Karaağaç beldesi ile Pelitköy belediyesinde de halka hitap etti.

Randevu talebine DSP’den yanıt

Tarih : Temmuz 10, 2010 Yazan : admin  
Kategori : haber

DSP lideri Türker, Erdoğan’a tarih verdi

DSP Genel Başkanı Masum Türker, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a 13 Temmuz Salı günü görüşebileceklerini bildirdi.

Edinilen bilgiye göre, Erdoğan’ın, siyasi partilere gönderdiği mektuba DSP’nin cevabı iletildi.

Cevapta, Erdoğan’a 13 Temmuz Salı günü saat 14.30′da DSP Genel Merkezi’nde görüşülebileceği bildirildi.

AA

Sayısal Loto çekildi

Tarih : Temmuz 10, 2010 Yazan : admin  
Kategori : haber

Bu haftanın kazandıran numaraları belli oldu

Sayısal Loto’nun bu haftaki çekilişinde numaralar 12, 19, 32, 39, 41 ve 46 olarak belirlendi.

İstanbul “Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi”ne alınmayacak

Tarih : Temmuz 10, 2010 Yazan : admin  
Kategori : haber

Kültür Bakanlığı ve İBB zor koşullara rağmen Kültür Mirasını korumak için büyük gayret gösteriyor

Merkezi Paris’te bulunan BM’nin Bilim Kültür ve Eğitimi Örgütü’nün (UNESCO), İstanbul’u ”Tehlike altındaki Dünya Mirası Listesine” almasının gündeme olmadığı bildirildi.

AA muhabirine bilgi veren diplomatik kaynaklar, 25 Ağustos’ta Brezilya’da başlayacak olan Dünya Mirası Komitesi toplantısında, İstanbul;un Tehlike Altında Miras Listesine alınmasına dair bazı talepler olsa da son temaslar ve olumlu gelişmeler nedeniyle bunun çok muhtemel görülmediğini açıkladı.

UNESCO ile Türk Hükümeti ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) arasında yapıcı bir diyaloğun sürdüğünü belirten diplomatik kaynaklar, İstanbul’un listeye alınması konusunda bir sorun yaşanmayacağını bildirdi.

UNESCO Dünya Mirası Merkezi ve Dünya Mirası Komitesi belgelerinde ve yapılan temaslarda Kültür ve Turizm Bakanlığı ve İBB;nin İstanbul’un zor koşullarına rağmen Kültür mirasının korunması alanında göstermekte olduğu gayretler olumlu biçimde değerlendiriliyor.

Özellikle İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti fonlarının yarısından fazlasının eski eser restorasyonu ve korunmasına tahsis edilmiş olmasından övgüyle bahsediliyor.

UNESCO’nun bununla birlikte, İstanbul’da tarihi yarımada için bir tarihi alan yönetim planının yapılması, Ahşap evler ve surların korunma durumları, kentsel dönüşüm projelerinin kültür mirasına etkisi, Haliç Metro Geçiş Köprüsü Projesinin durumu konusunda İBB ile teknik istişare ve temasları sürüyor.

Dünya Mirası Komitesi kaynakları, bu konular ile ilgili bazı ilerlemeler olmakla birlikte, bazı eksikliklerin de olduğu uyarısında bulunuyor.

Bu konulardan en acil olanı Haliç Metro Geçiş köprüsü olarak gösteriliyor. Bu köprünün yapılmasına UNESCO uzmanları ilke olarak itiraz etmedikleri gibi, tarihi yarımadanın trafiğini azaltacak olması nedeniyle kültür mirasının korunması bakımından faydalı bile olabileceğini ifade ediyor.

UNESCO, 1972 tarihli ”Dünya Doğal ve Kültürel Mirasının Korunması Sözleşmesi” çerçevesinde, dünyadaki en seçkin tarihi ve doğal varlıkların bir envanteri yapmıştı.

”Dünya Mirası Listesi” adını taşıyan bu listeye girmeyi başaran 800′ü aşkın yer, dünya çapında statü, prestij, turistik çekicilik, kaynak ve teknik yardım imkanı elde ediyor.

Ülkeler ise bunun karşılığında söz konusu yerleri sözleşme hükümlerine göre koruma yükümlülüğünü üstleniyor.

Türkiye’nin başvuru ve girişimleri sonucunda bu listeye 1982 yılından bu yana dokuz alan girdi.

Listedeki yerden biri de İstanbul’un Tarihi Yarımadası. UNESCO bu çerçevede İstanbul için geçmişte kampanyalar açtı, madalya bastı. Süleymaniye, UNESCO tarafından ”İnsan dehasının emsalsiz bir şaheseri ve en üst rütbedeki Osmanlı yapısı” olarak niteleniyor.

AA

“Ne müeyyide uygulayacağımızı İsrail biliyor”

Tarih : Temmuz 10, 2010 Yazan : admin  
Kategori : haber

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Newsweek Türkiye’ye dış politikanın geleceğini anlattı: “Batı’nın parçasıyız.”

NEWSWEEK TÜRKİYE / ÖZEL RÖPORTAJ

Türkiye, Mayıs’ta Brezilya ile birlikte İran’ı nükleer takas anlaşmasına ikna ettiğinde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BM GK) takdir edeceğini düşünüyordu. Öyle olmadı. Hatta İran’a yönelik yaptırımlara “hayır” oyu vermesi eksen tartışmalarını alevlendirdi. 31 Mayıs’ta Gazze’ye yardım konvoyundaki Mavi Marmara gemisine çıkan İsrail askerlerinin 9 Türk’ü öldürmesi ve İsrail ile ilişkilerin kesilmesinin de gündeme geldiği kriz dünyayı meşgul ediyor.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Newsweek Türkiye’den Semin Gümüşel Güner ve Selçuk Tepeli’ye dış politikanın geleceğini anlattı.

“TAZMİNAT ÖDEMELERİ LAZIM”
İsrail ile ilişkiler iyice gerildi. Siz de özür dilenmezse ilişkilerin kesileceğini söylediniz. Şimdi ne olacak?

Ortada bir eylem, bir suç var. Türkiye’nin talebi çok açık: Madem bir ölüm var, öldüren taraf da biliniyor, bunun için bir uluslararası soruşturma komisyonu kurulsun ve objektif hukuk kuralları içerisinde bunun kararı verilsin. Bu siyasi bir mesele değil, bu anlamda hukuki bir meseledir. Siyasi olması, öldürülenlerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması hasebiyle bize yüklediği sorumluluk sebebiyledir. Eğer İsrail uluslararası soruşturma komisyonu istemiyorsa, o zaman bu suçun tanımını kendisinin yapması, özür dilemesi ve tazminat ödemesi lazım. Yapılmıyorsa, bazı aktörlerin fiilleri dolayısıyla mesul olmadığı bir hukuk sistemi var demektir dünyada. Bu da kaos demektir.

İlişkilerin kesilmesinin ne olduğunu tarif eder misiniz?
Bu iki şart olmazsa, diplomatik ilişkilerin düzelmesi mümkün olmaz. Eğer uluslararası toplum ve uluslararası hukuk bu ölümlerin sebebini sormuyorsa, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olarak sorma hakkımız vardır. Cevabı alıncaya kadar da Türkiye – İsrail ilişkileri normal zemine oturmayacaktır. Ve Türkiye tek taraflı olarak kendi müeyyidelerini uygulamak hakkına sahiptir.

“ADIM ATMAZLARSA İLİŞKİLER KESİLİR”
“İlişkiler düzelmez” ile “ilişkiler kesilir” farklı şeyler.

Kesilme trendine girer. Bu trend böyle devam ederse, gideceği nokta budur. Ama bu yarın, bir hafta, on gün, bir ay içinde bir şey olacak anlamına gelmez. Onlar adım atmazsa, doğru adımlar atılmazsa, kesilme sürecine gider. Ancak kapalı kapılar ardında söylediklerimi sizinle paylaşamam. Ne müeyyide uygulayacağımızı onlar biliyorlar.

İlişkiler kesilirse, “komşularla sıfır problem” ifadesi de problemli hale gelmez mi? Bu durumda Türk dış politikasının yeni yapısı nasıl olur?
“Komşularla sıfır problem” bir değerdir. Ama bu kadar önemli bir başka değer de, barışın sağlanmasıdır. Herhangi bir aktör açıkça barış süreçlerini tıkıyorsa, sivilleri abluka altında tutuyorsa, uluslararası sularda sivilleri katlediyorsa, “komşularla sıfır problem” ilişkisi adına, barış değeri göz ardı edilemez. İsrail’in bu politikaları bölgesel barışı tehdit ediyor. Sıfır problem ilişkisi geliştireceğim diye, bölgesel barışa karşı olan bu politikayı mazur görmemiz söz konusu olamaz. 2008’de İsrail ile ilişkilerimiz mükemmeldi çünkü İsrail barış politikaları izliyordu. Hem Filistin tarafıyla hem de bizim üzerimizden Suriye tarafı ile görüşüyordu. Barış perspektifine döndüğünde, İsrail ile ilişkilerimiz 2008’den daha iyi duruma gelebilir.

O halde dış politikada bir değişiklik yok mu?
Hayır.

“NATO’DAN DAYANIŞMA BEKLİYORUZ”
İlişkilerin kesildiği bir tabloda, Türkiye artık Ortadoğu’da arabulucu olarak anılabilir mi?
Arabuluculuğun kendisi değerli değildir. Hedefi dolayısıyla yani barışa gitmek isteyen bir muhatap varsa değerlidir. Biz arabuluculuğu prestij, kredi, itibar için yapmıyoruz.

ABD, Türkiye ve İsrail arasında yeni bir inisiyatif alabilir mi?
Vatandaşlarımızın ve diğer yolcuların İsrail’den çıkartılıp Türkiye’ye getirilmelerinde ABD’nin çok ciddi katkıları oldu. Ancak bu, kapatılacak bir dosya değildir. Bu çerçevede de bazı çalışmalar yürüttüklerini biliyoruz. Her şeyden önce NATO üyesi bir ülkenin vatandaşları bilinçli bir askeri saldırıyla öldürülmüştür. Burada bir NATO müttefik dayanışmasını sadece ABD’den değil, tüm müttefik ülkelerden beklemek, Türkiye’nin hakkıdır.

“TAKAS ANLAŞMASI BİZDEN TALEP EDİLDİ”
Türkiye ve Brezilya’nın İran ile imzaladığı uranyum takası anlaşmasından sonra BM GK daimi üyelerinin “çok geç” demesine şaşırdınız mı?

Türkiye bu sürecin en başından sonuna kadar attığı her adımı son dakikaya kadar müttefikleriyle istişare ederek atmıştır. Ancak Türkiye’nin Brezilya ile birlikte yürüttüğü bu çalışmalar, uranyum takasıyla ilgilidir, problemin tümünün çözümüyle ilgili değil. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) o dönemki başkanı Muhammed El Baradey’in konuyu Viyana Grubu’yla istişare ettikten sonra bize açmasından beri tüm süreçte, gerek UAEK gerekse BM daimi üyeleri tarafından bizden talep edilen de bu takas işleminin sağlanması suretiyle bir güven ortamının oluşturulmasıdır. Problemin tümünün çözümü bizim tamamıyla müdahil olabileceğimiz bir konu değil. Takasla uranyumun Türkiye’ye getirilmesi söz konusu olduğundan biz anlaşmada tarafız. Kendimiz durumdan vazife çıkarmış değiliz.

Tahran Anlaşması bu şartları sağlıyor mu?
Evet. Muhtemelen, anlaşma sonrası gelişmelere bakıldığında, böyle bir anlaşmanın olabileceğine ihtimal verilmediği için yeni bir durum ortaya çıktı. Herkes bu yeni duruma intibakta birtakım sıkıntılar yaşadı. Yıllardır süren tüm müzakerelerden sonra bu konuda referans metin şeklinde kullanılabilecek tek objektif, somut doküman bugün Tahran Anlaşması.

“İRAN, ‘MASADAN KALKARIZ’ DEDİ”
Türkiye’nin yaptırımlara “hayır” demesi Batı’da tepki gördü.

Biz İran’a yaptırım kararına hayır oyu verirken, esas itibariyle diplomatik kanalların açık tutulmasını ve Tahran Anlaşması’nın sağladığı fırsatın hâlâ devrede olmasını hedefledik. Çünkü İran çok açık bir şekilde, eğer Türkiye ve Brezilya hayır oyu vermezse Tahran Anlaşması’na desteğini çekti anlamına gelir ve biz de müzakere masasında kalmayız, dedi. Hâlâ bu diplomatik kanallar üzerinden çok olumlu adımlar atmak için imkânlar mevcut. Biz de elimizden gelen katkıyı yapmaya kararlıyız. Ancak bu katkının bundan sonra sürdürülebilir olması için, tarafların bu kez şüphe bırakmayacak şekilde, bu katkıları desteklediğini ifade etmesi çok önemlidir.

Beyaz Saray “hayır” oyunu kendine yönelik almış olabilir mi?
Onun ABD veya Sayın Obama’ya dönük bir “hayır” olmadığını defalarca izah ettik. Bu, diplomasiye evet oyudur, BM GK daimi üyelerine hayır oyu değil.

ABD veya müttefik ülkeler ittifakın gereklerini yaptı mı sizce?
Biz takas işleminde istişareleri sürdürdük ancak yaptırım tasarısının oluşum sürecinde İran’ın tek kara komşusu, BM GK ve NATO üyesi Türkiye ile istişare edilmedi. Biz de bunu ittifak ilişkisinin doğasına pek uygun görmedik.

“İRAN’IN MEKTUBUNA CEVAP VERMEDİLER”
İran’ı samimi buluyor musunuz?

Bu tür müzakerelerde samimiyet testi sübjektiftir. Kimsenin kimseyle ilgili samimiyet testinde bulunmasını doğru görmüyorum. Uygulama esnasında problem çıkartılırsa, samimi olunmadığına karar verirsiniz. Ama uygulama şansı verilmedi ki. Bir tek şans verildi, mektubun yazılması. O da yazıldı. Bizi şaşırtan hususlardan biri de, İran’ın 17 Mayıs’taki taahhüdüne uygun şekilde 24 Mayıs’ta Viyana Grubu’na yazdığı mektuba, yaptırımların oylanmasından 2 – 3 saat öncesine kadar cevap verilmemesidir.

“BATI İTTİFAKI TAPULU MALLARI DEĞİL”
Tahran’daki imza fotoğrafları da fazla samimi olmakla eleştirildi.

Böyle bir anlaşmayı Türkiye ve Brezilya değil de, A ve B ülkelerinin liderleri yapmış olsaydı, o fotoğraftan fazlasını verirlerdi ve bunlar da muhtemelen büyük alkış alırlardı.

Türk dış politikası, Doğu’ya yönelik bu girişimleri Batı’yı kaybetme pahasına da sürdürebilir mi?
İçinde olunan bir şey kaybedilmez. Biz Batı’nın içindeyiz. Batı, eğer bizi dışarıda, kaybedilecek ya da kazanılacak bir nesne gibi görüyorsa, mantık yanlış. NATO’da biz de herhangi bir ülke kadar söz hakkına sahibiz. Kimse Batı ittifakını kendi tapulu malı görüp de başkasını içinde ya da dışında telakki etme hakkına sahip değil. Bizim izlediğimiz diplomasi tam da Batı diplomasisidir, AB diplomasisidir. Türkiye yedi yıldır yumuşak güç uyguluyor, ekonomik araçları kullanıyor, ülkeler arasında arabuluculuk yapıyor. Eğer Batı değerleri bunlarsa, insan haklarıysa biz bunları savunuyoruz. Ama esas şimdi bir sınavla karşı karşıyayız. Dokuz sivil açık denizde öldürülmüştür. Buna karşı çıkmak mı Batı değerlerini savunmaktır yoksa bazı ülkelere uluslararası hukuktan ayrıcalıklı statü tanımak mı? İnsan hakları sadece bir Müslüman ya da Doğulu bir ülke tarafından ihlal edildiğinde sesimizi çıkarıp İsrail tarafından ihlal edildiğinde sessiz mi kalacağız? Bu çifte standart Batı değeriyse biz o değerin içinde değiliz.

“TÜRKİYE HEP DEVREDEYDİ “
Türk dış politikasının üç noktada tutarsız olduğu eleştirileri var. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) taraf olmaması, Sudan’da katliam konusu ve son olarak İran’da muhalefete baskıları eleştirmemesi…

UCM hukuki bir konudur, değerlendiriyoruz. Sudan meselesine gelince, Türkiye o zaman da şimdi de Darfur’a en yoğun yardımı yapan ülkelerin başında. Yardım operasyonlarında merkezi hükümetle de Darfur’daki gruplarla da temasın iyi düzeyde tutulması önemli. Hatta bazı Batılılar, oraya sivil toplum kuruluşları ve yardım faaliyetleri girmediğinde, “bunların girişini sağlamak için Ömer Beşir yönetimi nezdinde ağırlığınızı koyar mısınız” diye bize başvuruyor. Ama Ömer Beşir’in Türkiye ziyaretinde Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül birlikte basın toplantısında bu konuda Türkiye’nin tutumunu, bir başka devlet başkanının yanında söylenebilecek en net ifadelerle söylemiştir. İran’daki demokratikleşme konularında da AB açıklamalarına hep katıldık. Özellikle eylemlerin olduğu dönemde, Batılı müttefiklerle İran arasında yaşanan ve diplomatları da kapsayan birçok sorunun çözümünde Türkiye devrede oldu.

Gazi Mahallesi karıştı

Tarih : Temmuz 10, 2010 Yazan : admin  
Kategori : haber

Göstericiler polise taş, molotof kokteyli ve havai fişeklerle saldırdı. 24 kişi gözaltında…

Gazi Mahallesinde izinsiz gösteri yapan yüzleri maskeli bir grup, kendilerine müdahale eden polise molotofkokteyli, ses bombası, havai fişek ve taş atarak saldırdı. Göstericilerin attığı molotofkokteyllerinin isabet ettiği bazı işyerlerinde ve otomobillerde hasar meydana gelirken, polis 24 kişiyi gözaltına aldı.

Gökay USANMAZ/AHT

Fevzipaşa Caddesi’nde akşam saatlerinde toplanan yüzleri maskeli yaklaşık 150 kişilik bir grup, terör örgütü lehine slogan atmaya başladı. Eylemciler, olay yerine gelen polis ekiplerine, ellerindeki molotofkokteyli, ses bombası ve havai fişek ve taşları atarak atarak saldırdı. Çevik Kuvvet ekiplerinin biber gazı ve tazyikli suyla müdahale ettiği göstericiler, bir saat süren kovalamacanın ardından dağılarak ara sokaklara kaçtı. Olaylar sırasında polis ekipleri 24 kişiyi gözaltına alırken, göstericilerin attığı molotofkokteyllerinin isabet ettiği bazı iş yerlerinde ve otomobillerde maddi hasar meydana geldi.

BDP İlçe Başkanlığı’nda arama yapıldı

Tarih : Temmuz 9, 2010 Yazan : admin  
Kategori : haber

Viranşehir’de 7 Temmuz’da yapılan yürüyüş sonrası BDP binası arandı

MUSTAFA ÖNDER/ VİRANŞEHİR (AHT)

Şanlıurfa’nın Viranşehir ilçesinde 7 Temmuz’da yapılan yürüyüşte ellerinde terör örgütü lehine döviz ve pankart taşıyan kişilerin parti binasına girdikleri iddiası üzerine BDP ilçe binasında Viranşehir Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla arama yapıldı.

Yaklaşık 2 saat süren aramanın ardından birtakım poster ve afişlere polis el koydu. BDP ilçe yöneticisi Emin Burun, “Bizi yıldırmaya çalışıyorlar.
Bizlere demokratik ve insani tepkilerinizi göstermeyin, yürümeyin, konuşmayın diyorlar” açıklamasında bulundu.

Sonraki Sayfa »

travesti - travesti - travestiler - ankara travestileri - antalya travestileri - istanbul travestileri - izmir travestileri   - escort - escort bayan - eskort - eskort bayan - sitemap - haber

Genel - forum - dizi - Rss

         

 escort escort bayan adoos escort escort bayan eskort bayan escort escort bayan adoos escort escort bayan adoos